|
Bu gün Şakir Karaduman’ın misafiriyiz.
Akçakertil Köyü’nden Hakkıların Şakir'in... Şakir Karaduman, 02.05.1935 tarihinde dünyaya gelir.. Üç yıllık askerliğin ardından 1960 yılında Ayşe Kocabaş’la evlenir, dört çocuk babasıdır...
Şakir Karaduman’la oturup sohbete başlarken; “Üç, dört sene kalıp gidecektim. Demirden bir arabam olsun diye yollara çıktım, 40 sene geçti. Nerden nereye..“ cümlelerini mırıldanıyordu.

Klasik bir soru ile başlamaktansa bırakayım kendisi neler anlatacak diye bekledim.
‘‘Bigadiç Boraks madenlerinde çalışıyor, köyde tarımla uğraşıyordum. 1968 de Almanya‘ya gitmek için iki defa başvurum olmuştu. Babam izin vermiyordu.‘‘ dedi ve derin bir soluk aldı.. Duygulanmıştı..'
'Ne anlatayım' diye ekledi..
Maden de çalışıyorsun ,niye fabrika işçisi olarak başvurdunuz?
Biliyormuyuz biz, madencilere öncelik tanındığını! Köylülerimizden biri; ‘madende çalışıyorsun,madenci olarak yazılırsan vasıflı işçi statüsü ile daha çabuk çağrı gelir‘ dedi. Öyle yaptım, kısa sürede yanıt geldi…
Sağlık kontrolünden geçmiş olmalısınız?
Geçtim tabi ki. Daha doğrusu geçemedim.Tepeden tırnağa kontrol edildim. İstanbul’daki ilk tedavimde sağlık kontrolünden idrardan sınıfta kaldım. Doktorum; ‘üç ay içinde hal ederiz.‘ dedi, 3 ay içinde kullanmam gereken hapları bir ay içinde bitirince hastahanelik oldum. Ucuz atlattım sayılır.. İstanbul’a ikinci gidişimde sağlık kontrolünün yanı sıra, okumam yazmam olup olmadığını kontrol ettiler...
İşin varmış, Almanya ya gelme fikri nasıl oluştu?
Sirkeci de başlayan Almanya macerası aslında iki yıllıktı.. Babama öyle söz verip izin alabildim..

Aile büyükleri izin vermediler mi?
Köyü terketmemi istemiyorlardı. Fakat durumumuzda iyi değildi. Zor geçiniyorduk. Amaçlarımdan biri kendim, diğer ikisi ise anne ve babam içindi. Kendime bir demir arabası alacaktım.. Baba ve annemi hacıya gödermek istiyordum.
Babamın ağzında dişleri yoktu. Diş taktırma sözü verip izin alabildim…
Sözünüzü tutabildiniz mi? İki sene sonra dönmemişsin ama, dile kolay 40 seneden fazla bir zaman geride kaldı. Niye dönemediniz?
Doğru.. Dönemedik.. Reklinghausen’e gelince köylülerimiz ziyaretime geldiler. Onlar Almanya ya ilk gelenlerden.. Yedi senedir Almanya dalar... ’Ben sizin gibi burada kalmayacağım. İki sene sonra döneceğim. İki sene çalışayım yeter bana.’ Dedim. Biri hemen araya girip; ’Şakir sen iki sene çalış bakalım. Şu kapının arkasındaki kazma sapını görüyormusun, sırtında kırsalar gene gitmezsin..! ‘demişti de gülüp geçmiş, göreceksiniz demiştim.

Sırtında sopa kırmadılar ama değilmi?
Sopa kırılmasına gerek kalmadı. Kaldık buralarda işte. 1972 Yılında Annem, 1975 de ise babam vefat etti. Annemin cenazesine izinsiz gittiğim ileri sürülerek çıkışım verildi, yaklaşık 2,5 yıllık madencilik serüveni böylelikle sona ermiş oldu.. Duisburg Mannesman da iş buldum.. Otobüsle bir sene işe gidip geldim.. 1973 Agustos‘unda Frankfurt’a taşındım. Höchst AG de toz boya üretilen bölümde emekliliğime kadar çalıştım.
Bu demir arabası takıntısı nedir Şakir Dayı?
Takıntı değil. Köyde İmamlar ile Cımastılar da olmak üzere iki ailede demirden araba vardı. Bir gün eski arabamıza demet sardım, dingil kırıldı. İmamlan Üsin ile Yusuf Çavuş tıngır, tıngır demirden arabaları ile yoldan geçiyorlardı.. Beni uğraşırken gördüklerinde; Alay edip, güldüler, geçip gittiler... Zaten sıcakta bunalmıştım. Öfkeli bir şekilde ‘Abilerinize dua edin..’ dedim..
Niye abilerine dua etsinler?
Niye olcak, arabalara onların sayesinde aldılar. her ikisini abileri, Almanya dalardı. Onlar para göndermeseler nerede araba alacaklar..! Şakir Karaduman ile konuşurken eşi ve çocuklarıda evdeydiler. Anlatılanları pür dikkat dinliyorlardı. Özellikle Ayşe Teyze arada birde olsa eşine yardımcı olmaya çalışıyordu.. Az değil, yıllardır gurbet ellerde. Eşinin peşine takılıp gelmiş dört çocuğu ile... Bakışlarından onunda anlatacaklarının olduğunu hissetim.. Ve hemen sordum;
Ayşe Teyze, küçücük bir köyden gelip, milyonluk metropol ün içinde buldunuz kendinizi. Nasıl bir yaşantı ile karşılaştınız? Beklentileriniz arasında ne vardı, İlk günlerin nasıl geçti.?
Biz çocuklarla 1978 yılında geldik. Çocuklarım ufaktı. Araba ile şehir merkezinde bir yere geldik. Eşim, ben anahtarları alıp geleyim diyerek bizi alt katta oturan komşuların evine bırakıp gitti.. Kısa sürede sıkılmıştım.. Onlar yabancı, biz yabancı… Konuşacak bir şey bulamıyoruz. Sonrasında ikinci kattaki evimize çıktık. Oda ne?
Niye şaşırdınız?
Aman Allahım..! Bomboş bir ev.. Dört duvar! Odanın ortasında bir halı.. Onu da eskiciden almışlar. Tozun küngenin içinde. Kenarda da üçlü eski bir koltuk. Başka bir şey yok. Bütün odalar boş.. Ne hayaller kurmuştum! Başladım mı ağlamaya.. Çocuklar ağlamakta, ben ağlamaktayım.
bizi niye getirdin buraya diye söylenmekteyim…

Niye ağlıyorsunuz?
Niye olacak? Sen kurulu düzenini boz gel.. Köyden geldim ben. Yatağım,yorganım, kaşığım çatalım vardı. Kap yok, çocuklara yemek yapalım. Bir tencere, bir kaç tanede kaşık çatal var.. Tencerede yemek yapsam, boşaltacak çanak yok.. Daha ilk gün hayal kırıklığı yaşadım. Yatacak yerimiz dahi yoktu. Ben gideceğim, burada duramam dedim...
Yapacak bir şey yoktu. Nurettin abimlerin ilk günlerde çok yardımlarını gördüm.. Abim sakinleştirdi beni.. Bana bakar bakar gülerdi... Güldükçe; ‘‘alışırsın bizim Aşa, sende alışırsın..!‘ derdi.
Alışabildiniz mi peki?
Ağlamak fayda etmedi. İlk günden başladım temizliğe.. Gelirken, Köyden ev süpürgesi getirmiştim.. Onunla halıyı süpürüp, evi temizledim. İhtiyaçlarımızı zaman içinde tamaladık. Abimin dediği gibi alışıyordum. Başka çarem de yoktu..
İlk izine gittiğimde aileme Almanya’ya dönmeyeceğim dedim. Çocuklarımın ikisi Almanya da kalmıştı.. Zorunlu olarak tekrar geldim...
Geliş o geliş ..
Günler ayları, aylar yılları kovaladı..
Çoluk çocuk, torun derken nereye gidiyorsun.?
Biz buralıyız artık..
Vatan edindik gurbet elleri...
|